ESAS DARBECİ SİZSİZİNİZ..!! – Hukuk Penceresi


Ömer Faruk ALKAN
İstanbul Anadolu Adliyesi Hakimi

 

Kusura bakmayın Hakim Bey ama esas darbeci sizsiniz!
Bu ne demek Kaymakam Bey aynı nezarethane de değil miyiz? Hem ben mi çıktım sokağa ben mi elime silah aldım? Üstelik siz demek de ne demek? Kimiz biz?
Kızma Hakim Bey, üstüne alınma ama senin meslektaşların en başında sarı kızı vermeseydiler[1] işler bu boyuta ulaşmazdı. Yani top yekün bir duruş sergilenseydi; yapılan işlemlerin haksız ve hukuksuz olduğu söylenip direnilseydi, insanlar tutuklanmasaydı bunlar böyle bir sistemi sürdürebilirler miydi? O yüzden darbe bizzat Hakim – Savcılar eliyle yapıldı.
(……. (2018 – Çağlayan Adliyesi Nezarethaneleri)

Evet çok haklıydı Kaymakam Bey o yüzdende kendisine cevap verememiştim. Sahi neydi bir darbenin tanımı; mevcut siyasi iktidarın sürdürdüğü yönetimin dışarıdan bir cebri güç vasıtası ile lav edilip, yeni bir düzenin kurulmasıydı. Mevcut yasaların uygulanamaz hale gelmesi ve dahi yeni oluşturulan anayasa çerçevesinde tüm sistemin yeniden yapılandırılmasıydı.

Kıdemli bir Yargıçtan duymuştum; “Çok kötü bir dönemden geçiyoruz. Ben seksen darbesi zamanında da kürsüdeydim. Darbeden sonra Ankara’yla görüştük mevcut yasalar kaldırıldı mı uygulamalarımızı ne şekilde sürdüreceğiz diye. O zaman bile mevcut kanunları uygulayın denilmişti. Şimdi bakıyorum bir KHK ile işten atılıyor irtibat iltisak derken dün hakimsin bugün sanık. İyi ki mesleğimin sonuna geldim….” Üstat haklıydı, bambaşka bir devirden geçiyorduk. Bir gece ansızın bir şeyler gerçekleşmiş ve sonrasında henüz daha sıkılan mermilerin barut kokusu geçmemişken apar topar Hakim-Savcılar göz altına alınmaya başlanmıştı. Birçokları anlamasa da esas Darbe şimdi başlamıştı. Yukarıdaki tanımda özenle seçtiğim “cebri güç” kavramı sanılanın ve alışılmışın dışında silahlı bir güç değil yargısal bir güçtü. Hedef alınan ise mevcut siyasi iktidar değil aksine zaten çok da demokratik olmayan sistemin son hak savunucularını da temizlemekti. Amaçsa sistemin kayıtsız şartsız tek elde toplanmasıydı. Bunun acı tarafı ise bağımsız ve Anayasal bir erk olan yargı sistemin, makam yahut para hırsıyla tavlanıp yıllarca hukuk eğitimi alıp üzerine yemin etmiş işleticileri olan Hakim–Savcılar tarafından paramparça ediliyor olmasıydı. Üstelik de ilk başta en yakın arkadaşlarından birlikte karar alıp, birlikte mesai yaptıkları, lojmanlarda dahi beraber oturup kalktıkları insanlardan başlamak suretiyle.

İstanbul’un en büyük ikinci adliyesinde görev yapmış ve daha sonra haksız ve hukuksuz olarak mesleğinden atılıp, azılı bir terörist muamelesiyle yıllarca cezaevinde yatırılmış bir hakim olarak, darbe dönemi öncesi ve sonrasına dair yaşadıklarımı paylaşmak istiyorum. Paylaşmak istiyorum ki işleyiş bilinsin, sistemin nasıl yürütüldüğü, o yüksek kürsülerde üstelerinde heybetli cübbeler taşıyan hakimlerin aslında nasıl insanlar oldukları ve neler yaptıkları bilinsin. Kör gözlüler, sağır kulaklılar görüp işitmese de tarih bu günleri affetmeyecektir.

Yargı içinde var olan bloklaşma 17-25 Aralık yolsuzluk operasyonları ile iyice katılaşmış, HSYK seçimi ile de bloklar tamamen kopmuştur.[2] Bu dönemde insanlar seçilmeye başlandı. Mevcut iktidarın oluşturduğu Yargıda Birlik Platformu amansız bir mücadelenin içine girmiş ve Hakim – Savcılara “ya bizdensin ya da kaybedenlerden” parolasıyla açıktan davet yapıyorlardı. Çok ilginç bir şekilde bir grup Hakim – Savcı bir taraftan olduğunu, ki bu taraf açıkça mevcut siyasi iktidarın tarafı, beyan edip diğer meslektaşlarını da adeta tehdit ediyordu. Dikkat edilmesi gereken nokta, lanse edilmeye çalışanın aksine Türk Yargısı içerisinde iki grup arasında bir çatışma olduğu değil; YBP’nin tüm yargı faaliyetlerini ele geçirmek için kendi varlığına dahil olmayan herkesi açıktan hedef alıyordu. Bu noktada cezaevinde bizatihi kendisinden duyduğum bir Savcı bey; “Benim ne Fetö ile işim olur ne de başka bir cemaatle. Allah’la olan ilişkim beni ilgilendirir ama her akşam bir kadeh şarabımı da içmeden yatmam. Hem kalbe de iyi geliyor….. Bir gün Ankara’da görev yaparken YBP temsilcileri odama geldi. Bana sahada çalışacak elemana ihtiyacımız var gel sende bizimle çalış. Geleceğin parlasın seçimlerden sonra çok başka yerlere gelebilirsin şeklinde konuştular. Bende onlara bir Savcı olarak hırsızlarla çalışmayacağımı söyledim. Netice işte buradayım.” dediğini hatırlıyorum. Görüldüğü üzere YBP kendisine karşı duran kişileri görüşlerine bakmaksızın cezalandırıyordu. Bu davranış tarzının alt yapısı da Hakim – Savcılar için tüm diğer evraklar gibi topyekûn ve tek elden kişileştirmeksizin hazırlanan iddianamenin ana bölümünde; Hakim – Savcılardan alakasız bir şekilde anlatılan örgütün ana yapısı bölümünde: “bu örgüt her ne kadar dini görünümlü olsa da üyeleri alkol alabilir, dine aykırı başka işler yapabilir hatta Hristiyan bile olabilirler…” denilmek suretiyle atılmıştı. Yani aslında amaç, karşıt kimse varsa işlevsiz hale getirmekti ama bununda toplum nazarında tepki çekmemesi için kendince bir hukuki düzlemde olması gerekirdi. Bu yüzden de bakın A-tipik[3] olan bu örgüt içerisinde herkes var denilmek suretiyle herkesi cezaevlerine doldurabildiler. Üstelik bu sayede asıl A-tipik olan darbeyi de gizlemiş oldular.

Bahsettiğim  bu       insan   seçmece        işi       darbe        sonrası Hakim- Savcıların tutuklanması ile öyle bir hal aldık ki; kişiler aylarca hatta yıl boyunca mevcut iktidarın talepleri doğrultusunda birçok hukuk dışı muamele yapmış olmasına rağmen yada HSYK seçim döneminde veya öncesinde iktidarla yakın bağları olmasına rağmen tutuklanmaya başladı. Yine cezaevinde tanıdığım önce Sulh Ceza Hakimliği yapmış sonrasında Bölge Adliye Mahkemesi üyesi olmuş bir hakim bey (ki bu yükseliş şeklini ayrıca anlatacağım) “ben sizden değilim.” Diyerek aylarca odasından çıkmamıştı. Bizim kim olduğumuzu bilmiyorum ama içerde bulunan herhangi birimizin Hakim Bey’e bir zararının olmadığını biliyorum. Bu Hakim bey içerde aylarca düşündü kimlerle bağlantısı vardı hepsini gözden geçirdi, en sonunda baktı olacak gibi değil odasından çıkıp o da voleybol oynamaya başladı. İnsanlar o kadar hizipleşmişti ki kimse durup, “Bir dakika! Ben Hakimin Anayasal dokunulmazlığım dahil bir çok güvencem var nasıl olurda bu kadar asılsız ve usulsüz bir şekilde tutuklanırım?” demedi, diyemedi. Onun yerine ben sizden değilim, kimin iftirası bu acaba gibi gibi ilginç düşüncelerde kayboldular. Hani haksız da değildiler asılında darbenin hemen sonrasında bir takım Hakim – Savcılar içeri alınmıştı ama sonrasında çeşitli salınmalar, hatta göreve iadeler dahi oldu. Kafalar o kadar karışmış, gözler o kadar kararmıştı ki kim vurduya gitmemek içten bile değildi. Bu günler de beraat edenlere şöyle yapacağız, hakkında kovuşturma olmayanlara böyle yapacağız diyenler öncelikle bilmeli ki; kimler kimler kim vurduya gitti de sesleri duyulmadı.

YBPnin bu insan seçme işi henüz daha stajyer Hakim – Savcılarda başlıyordu. Stajyerlere verilen en büyük vaat maaşların yükseltilmesi olmuştu. YBP üyesi bir Hakim Bey’in ilgili platformun stajyer Hakim Savcılar için düzenlenen sözde meslek büyükleriyle tanışma, özde fişleme toplantısında yaptığı konuşması aynen şu şekildeydi; “Tosunlar hiç merak etmeyin başladığınız gibi 5 olacak !!” Konuşmacı olarak getirilen kişin söylediği tek şey bu olmuş ve salon alkış kıyamet yıkılmıştı. Ve gerçekten de bu Hakim Beyin dediği gibi çıkmış çok kısa bir süre sonra Hakim – Savcı maaşlarına zam gelmiş ve böylelikle stajyerler dahil bir çok meslektaş kazanılmıştı. YBP üyesi olup yani görünüşte İslami değerlere önem veren bir siyasi iktidarın yargıda ki uzantısı olup; “Seçim gecesi çok stresliydim ya kazanamasaydık ne olurdu? Ama baktım geceye doğru kazandığımız kesinleşti ohhh! Maaş arttı deyip, viskimi içip, rahatça yatıp uyudum.” diyen Hakim Beyinde kulakları çınlasın.

Evet ekonomik iyileştirme başta olmak üzere makam vaadi, mevcut ama haksız kin sahiplerine intikam alma vaadi, korku ve sistemin içinde olmadığım için daha nicesini bilemediğim bir çok enstrüman ile Yargıçlar ele geçirilmiş, sıra bunları kullanmaktaydı. Odasından çıkmayan ve niceleriyle bağlantısı olan Hakim Beyinde dediği gibi “…aslında 500 – 600 kişilik bir liste vardı biz onların kimler olduğunu biliyorduk. Ama darbe işleri bambaşka bir boyuta taşıdı.” Olay darbe girişimi ile bambaşka bir hal almış yada en başında şah tüm stratejisini piyonlara anlatmamıştı. Her ne olursa olsun dönemim HSYK Başkanı’nın da dediği gibi süreç bin kişi civarında bir Hakim – Savcı gurubu ile yürütülmekteydi.

Bu grupta kendi içerisinde dörde ayrılmaktaydı. (1) Kendince intikam sahibi olanlar, (2) makam ve para hırsıyla yaşayanlar, (3) korkudan kendisinden her isteneni yapanlar ve (4) birde tatlı su[4] balıkları. Tabi ki de başı kendince intikam sahibi olanlar çekmekteydi. Zira bu kişiler evvellerinden yada sonradan değişkenlik göstererek meslek onuruna yakışmayacak işler yapmış, defaatle HSYK tarafından disiplin soruşturmasına konu edilmiş ama hukuki düzlem nedeniyle mesleğinden edilmemiş kişilerden oluşmaktaydı. Örneğin Anadolu Adliyesinde yıllarca görev yapmış bu süre içerisinde adı arazi mafyası ile çeşitli spekülasyonlara karışmış, stajyerler dahil genç kızlara olan merakı dillere destan olmuş bir Hakim Bey; “…bana zamanında çok sarı zarf gönderdiler (soruşturma açtılar) hepsi şahsıma bir kumpastı şimdi hesap zamanı…” demişti. Bu gurubun bir diğer üyesi de mevcut intikam duygularını sözde vatanperverliği ile birleştirmiş Hakim – Savcılardı. Anadolu Adliyesinde öyle bir Savcı Bey vardı ki; açığa almalar gerçekleştirilmeden önce kendisine telefonlar gelir ya da açığa alınanlar kendilerine kefil olması için bu Savcı Beyi ararlardı. Eğer kefil olursa ilgili kişi işlem görmekten kurtulurdu. Yine Savcı Bey bir gece sabaha kadar düşünmüş ertesi gün yazdığı bir dilekçe ile halen daha görevde olan öz kuzenini Fetöcülükle! suçlayıp görevden alınmasını talep etmişti. Üstelik bu durumu da “Sabaha kadar düşündüm Vatan mı? Akrabam mı? Vatanımı seçtim!” diyerek özetlemişti. Gözler o kadar dönmüştü ki; “Şayet Onun(bir meslektaşını kastediyor) o otobüsle cezaevine götürüldüğünü bilseydim bizatihi ben sürerdim Silivri’ye kadar..” diyen Savcılar, yeni bir liste yayınlanması ile isimler kontrol edilirken aynı soyadlı bir bay ve bir bayan meslektaşının açığa alındığını duyup insani bir şekilde “çocukları varsa kim bakar nasıl olabilir bu?” diye refleks gösterenlere “merak etme bir sonraki listede senide alırlar eşinle…” diyen Savcılar, tutuklamaya sevk duruşmasında “Ben yıllarca senin benim karşıma geleceğin günü bekledim” diyen hakimler ve daha niceleri….

Bu gurubu makam ve para hırsı sahipleri izlemekteydi. Darbe sonrası öyle bir atmosfer oluşmuştu ki insanların kaybolması da Yargıtay üyesi olması da anlık bir mesele haline gelmişti. Evet yanlış okumadınız, kesinlikle abartmıyorum. İnsanlar bir anda kaybolabiliyordu. Birileri kurbanlardan önce isim listelerine ulaşıyor, onlarla iletişimi kesiyor, açığa alma gerçekleştikten sonra “ya aslında çok çalışkandı, güler yüzlüydü, yardım severdi de ama işte teröristmiş.” denilerek bir daha bu kişinde hakkında asla konuşulmuyordu. En azından bizzat şahit olduğum şekliyle Anadolu Adliyesi özelinden “meslektaş defin süreci” bu sistematik dahilinde işliyordu. Terör mahkemesi olarak özel yetkilendirilmiş meslektaşlar bile böyle terör örgütü üyesi mi olur bu vasıflar hangi örgütün üyesiyle uyuşuyor demediler, diyemediler.

Hakim – Savcı yoketmek bu kadar kolay olduğu gibi yükselmekte son derece basit ve hızlıydı. Bu dediğime örnek olarak darbe süreci sonrasındaki geçen birkaç ay içerisinde Sulh Ceza Hakimliğinden doğrudan Yargıtay üyeliğine geçiş yapan bir çok meslektaş gösterilebilir. Yeterli tutuklama sayısına ulaşan yahut kendisine gönderilen talimatları harfiyen yerine getiren ve bu noktada kendisi ispatlayanlar liyakatsiz bir şekilde doğrudan Yargıtay üyesi oldular. Biraz daha geride kalanlar Bölge Adliye Mahkemelerine başkan yahut üye olarak atandılar. En kötüleri en azından bir Ağır Ceza Mahkemesi başkanlığı unvanı aldılar. Yada ikinci bir alternatif olarak Sulh Ceza Mahkemesinde tutuklamasını yaptıkları zengin kişilere para karşılığında tahliye olabileceğinin haberini göndererek haksız gelir kovaladılar. Bazıları her ikisini birden yapıp hem Ağır Ceza Başkanı olup, hem de çantalarla rüşvet topladılar. En acısı da tüm bunları kendi meslektaşlarını cezaevlerine doldurarak yaptılar. Ne kadar mahkumiyet o kadar prim; ama bir o kadar da korkaktılar ve yaptıkları işin yanlış olduğunu bilincindelerdi. Aralarından bazıları Sulh Ceza Mahkemesi hakimi olarak görev yaptığı süre boyunca, yani aktif tutuklama yaptığı sürece, ceplerinden dövizlerini ve yeşil pasaportlarını hiç çıkarmamışlardı. Zira “olası bir sıkıntıda” evlerine gitmeyi dahi düşünmüyorlardı.

Bir diğer grupsa korkularından ne yapacaklarını bilemeyip kendilerine ne denilirse onu yapanlardı. Bu grup kendi başlarına bir şey gelmesinden o kadar çok korkuyordu ki kendilerinden bir istense çoğu zaman üç yapıyorlardı. Zira iktidar herkesin gözü önünde devamlı olarak listeler yayınlamak suretiyle birilerini açığa alıp, cezaevlerine gönderiyor ve gidenlerin küçük bir kısmı dışındakiler geri gelemiyorlardı. Az önce anlattığım gibi adeta yok oluyorlardı. Tıpkı bir sıraya dizilmiş on kişinin tek tek vurularak öldürülmesi şeklindeki bir infaz sisteminde onuncu kişinin kalp krizinden ölmesi gibi bu gruptaki kişilerin her anı ayrı bir kalp krizi gibiydi. Zaten darbe sonrasında adliyeye çok farklı bir hava çökmüş kimse kimseyle konuşmaz, adeta insanlar birbirlerinden Fetöcülük bulaşacak korkusuyla kaçar olmuş, sadece duruşmalara çıkıp onun haricinde odasından bile çıkmak istemez hale gelmişlerdi. Üstüne bir de iktidar talimatları ile devamlı olarak Sulh Ceza Mahemesi’ne bakan hakimlerin görev yerlerinin değiştirilmesi eklenmişti ki; artık anlamıştık Sulh Cezalar’da revize varsa bize dair yeni bir liste geliyordu. Bir gün acilen komisyon tarafından çağırılan bir hakimin kendisine yeni Sulh Ceza Hakimi olduğu bilgisi tebliğ edildikten sonra eline aldığı çay bardağını korkusundan titreyen elleriyle tutamayıp bir kenara bıraktıktan sonra “Bu devirde Sulh Ceza Hakimliği mi yapılır?” deyişini hiç unutamam. İşte bu grubun mensupları bu korku furyası içinde ellerinden geleni yaptılar. Başta beni yargılayan Hakim Bey olmak üzere duruşma sonrasında avukatım ve izleyenler halen daha salonda iken “….genç adamsın iki isim ver bu mesele burada bitsin, yoksa daha çok gelip gidersin.” diyebilecek kadar pervasız, “…bakmayın önüme türbanlı ev hanımları getiriyorlardı, üstelik dosyada bir delilde yoktu ama ne yapayım tutuklamasam beni de tutuklayacaklardı. Zaten o bayanlarda en kötü benim yerime gelenler tarafından tutuklanacaktı. Bende önce tutukluyor sonrada odama gidip ağlıyordum.” Cümlesini hali hazırda zaten cezaevindeyken kendince günah çıkartmak için söyleyebilecek kadar aciz birçok iş yaptılar.

Son grup ise tatlı su balıklarıydı. Bu grubun güç sahipleri henüz daha olaylar çok yeniyken gidişatı fark edip bir an önce kendilerini ceza mahkemelerinden, hukuk mahkemelerine aldırttılar. Zaten bu durum atama listeleriyle, görevlendirme tutanaklarıyla sabit olduğu için ayrıntılandırmaya gerek yok. Diğerleri ise yapılan her şeye göz yumup sadece kendilerine uzatılan kağıtları imzalayıp, ay sonunda maaşlarını aldılar. Tıpkı beni yargılayan dönem arkadaşım olan Hakimin, yaptığım tüm savunma ve itirazlarıma sessiz kalıp duruşma tutanaklarını imzalayıp geçip gitmesi gibi. Ya da daha belirgin bir örneği tutuklamamı gerçekleştiren Hakim’in yüzüme karşı “tutuklanman için tüm şartlar mevcut bu işin vebalı günahı da bize bu listeleri gönderenlerin boynuna” demesi olabilir. Evet adı bile Hakim olup kelime manasıyla her işinde hikmet aranması, her konuya hakim olması beklenen bir kişinin; doğrudan talimatla iş yaptığını zikretmesi, üstelik bu durumun büyük bir suç ve inançlı olanlar nezdinde ağır bir günah derecesinde yanlış olduğunu bilmesi ancak buna rağmen sadece susup gitmesi sürecin ne kadar hukuk dışı ve ne kadar vicdan dışı işlediğinin zirve de bir örneğidir.

Sonuç olarak yaşanmışlıklarımdan derlediğim bu yazımda amacım yukarıda da zikrettiğim üzere yaşanan hukuk katliamının Türk Yargısı boyutunda içeriğini ve faillerin anatomisini açıklamaktı. Ancak o kadar çok hukuksuzluk ve haksızlık yaşandı ve yaşanmaya devam ediyor ki, belki ben bu yazımla okyanustan bir damla aktarabildim sadece. Ayrıca ne kendime dair ne de anlattığım hukuksuzlukların faillerine dair ayrıntılı bilgi vermediğimi de biliyorum. Ancak tüm bu yazılanların gerçek olduğunu başta ben ve tüm bu hukuksuzlukları gerçekleştirenler ile mağdur edilen meslektaşlarım bizatihi biliyoruz. Zaten gerçeklerin er ya da geç ortaya çıkma gibi bir huyu vardır. Tüm bu yazdığım gerçekler gün yüzüne çıkana kadar sadece bilmenizi isterim ki “Kahramanlarla hainler arasında ki farkı mahkemeler değil, tarih belirler…”

[1] Sarı Kızın veriliş hikayesi; bir grup kurt tarafından tehdit edilen inek sürüsünün kendi canlarını kurtarmak maksadıyla, kendilerinden olan en zayıf halkayı kurtlara gönüllü olarak teslim etmeleri. Kurtlara direnmek yerine kendi arkadaşlarını yem etmeleri ancak buna rağmen kurtların durmayıp tek tek tüm sürüyü yemelerini konu alan farazi hikaye.

[2] Kendisine darbe yapılmış bir iktidardan beklenmeyecek bir refleks göstererek ve henüz daha OHAL şartları geçerli iken yani ülke normalin dışında katılıkta bir rejimle yönetilirken; mevcut iktidarın darbecilerin hedefleyip de yapamadığını kendi istekleri ile referandum kisvesi altında yapıp Anayasa değişikliğine gitmesi ve bu değişiklikte HSYK adından Yüksek ibaresini kaldırması, sistemin yargı erkinin adının dahi yüksek olmasını kaldıramadığının bambaşka bir tezahürüydü. Asıl inceleme konusu vaka ise adı küçültülen bu erkin çalışanlarının hala sistem için canla başla hukuk dışı işlemler yapmasıydı.

[3] Sıra dışı, olağan dışı.

[4] Tatlı Su Balığı Türkçe’de bir deyim olup; dalgalı ve fırtınalı denizlerde mücadele ederek hayatta kalmak yerine göl gibi hareketsiz su birikintilerinde çok da büyük uğraşlar vermeden yaşayan balıklardan esinlenerek; fırtınalı işlere girişmeyen, kendisi bir mücadele içinde bulunmayıp menfaatini koruya bileceği sakin alanlarda yaşamaya çalışan kişiler için kullanılır.

 



Source link

Leave a Reply

Your email address will not be published.