DARBELERİN ANATOMİSİ VE 15 TEMMUZ REJİMİ


Son darbeyi kim biliyordu? kim planladı? kim yaptı?

Bu soruların cevabını bir günlük olaylar zincirinin ayrıntılarına dikkat çekerek değil,  bir de tüm darbelerin ortak yanlarına ayna tutarak anlamaya çalışmak lazım.

Bugün 12 Eylül. Aynı zamanda tartışmasız askeri bir darbenin yıl dönümü. Askeri hiyerarşi içinde olunca;  ne vasfına dair, ne de kimin yaptığına dair bir tartışma olmaz, olamaz da. Ancak, Darbenin tanksız ve tüfeksiz yapılabileceğini gösteren örnekler de mevcuttur. 28 Şubat bu anlamda “post modern” olarak vasıflandırılmıştır. Askeri gücün öncülüğünde, medya ve siyasetin bir kısmı, toplumun bir kısmı karşı konulamaz bir güç oluşturduktan sonra dayatmalarda bulunduğunda da, “darbe” var kabul edilmişti.

27 Mayıstan beri gerçekleştirilen darbelerin tümüne bakıldığında; öncesinde bir kutuplaştırma vardır. Kanun hükümlerinin uygulanmaması alelade hale gelir, keyfilik alıp başını gider. Modern hukukta kabul edilemez uygulamalar, büyük ekonomi ve güvenlik meseleleri baş gösterir. Bu durum darbe faillerine iyi bir meşruiyet gerekçesi sağlar. 27 Mayıs öncesi kurulan Tahkikat Komisyonları, 12 Eylül öncesi sağ-sol çatışmalarının ortaya şıkardığı güvensizlik ortamı darbecilerin elini güçlendiren gerekçelerdi. Her zaman güçlü gerekçeler bulunmayabilir. Bu durumda; 28 Şubatın “irtica”sı, 12 Mart muhtırasının “…çağdaş uygarlık seviyesine ulaşmak ümidi” gibi güç odağı olanın dayattığı hezeyanlar gerekçe yapılır.

Darbeler çoğunlukla önceden hedefe konulmuş sermayenin el/yön değiştirmesini amaçlar. Tek parti dönemi ve sonrası ilk çok partili dönemin iktidarları zayıf ekonmiyi varlık vergisiyle, 6-7 Eylül olayları sonrası yağmalanmış sermaye ile güçlendirmeye çalıştılar. Demokrat Parti iktidarı döneminde oluşan ekonomik güce karşı duyulan rahatsızlık da 27 Mayıs darbesinin dile getirilmeyen amaçlarından biridir. Darbe sonrası Askerin yeni ekonomik kazancı Ordu Yardımlaşma ve Dayanışma Kurumunu (OYAK) kurmak oldu. 12 Eylül sonrası ekonomik tablo 24 Ocak kararları ve IMF ile anlaşmlar çerçevesinde şekillendirildi. Takip eden zaman içinde İstanbul Sermayesi’nin yanına Yeşil Sermaye olarak adlandırılan grupların ilavesi dönemi başladı. Bu da 28 Şubatın hedeflerinden (gerekçelerinden) biri oldu.

Her darbe; bürokrasi, ordu ve yargıda yeniden yapılanmaya gider. Bunun ön şartı olarak tasfiye yöntemine başvurulmalıdır. 27 Mayıs’ta Yargıtay üyelerininin ve yerel yargı mensuplarının altıda biri, Danıştay mensuplarının yarısı emekliye sevk edildi. Ordu, üniversite ve bürokrasiden azımsanmayacak tasfiyeler gerçekleştirildi. 12 Eylül sonrası 3500’ün üzerinde öğretmen, 47 yargıç ve 120 akademisyen olmak üzere toplamda 30 bin kişi kamu görevinden atıldı. Tüm geçmiş darbe dönemlerinde terör örgütü üyeliği veya devlete karşı herhangi bir suçlamayla açılan davalar; işkence vakıaları; basın organları, sendika, dernek ve vakıfların kapatılması tabii sonuçlardan oldu. Darbelerin sürgün, pasaport yasağı gibi ortak yanlarını da not etmek lazım.

Tüm bu niteliklerinden dolayı her darbe dönemi, idarede kim bulunursa bulunsun, 27 Mayıs rejimi, 12 Eylül rejimi, 28 Şubat rejimi gibi  darbe adlarıyla anılmıştır. Ayrıca ömür ve etkilerinin  olabildiğince devam ettirilmesi için de yıl dönümlerinde kutlamalar yapılmıştir.

Darbelerin ortak nitelikleri üzerinden 15 Temmuz olayını okumak daha nesnel ve toptan bir bakış sağlar: Olaydan önce iktidar, muhalefet, toplumun büyük kesimi arasında belli bir gruba yönelik ötekileştirme fikren yerleşik hale getirilmişti. Devlet kademelerinde de bu ayrım keskin bir şekilde kabul edilmiş ve fişleme listeleri hazırlanmıştı. Olay bahane edilerek, sermaye değişimi gerçekleştirilmiş, Bürokrasi, Ordu ve Yargıda büyük tasfiyeler yapılmış, yüzbinlerce terör suçlaması içeren soruşturma yapılmış, basın ve sivil kuruluşlara müdahele edilmiş ve sonuçta tümü iktidarla uyumlu hale getirilmiştir.

27 Mayıs ve 12 Eylül’de tüm bunları yapanlara darbeci, sisteme de darbe rejimi deniyorsa; aynı sonucu doğuran 15 Temmuz olayına da  “15 Temmuz rejimi” bu rejimin faydalanıcılarına da “darbeci” demek tartışma gerektirmeyen bir gerçektir. Olayın adını, tarihini değiştirmeye çalışmadan bu kabulle tartışmak özgüvenin ve nesnelliğin de gereğidir. Kimin ne yaptığı, ne şekilde, kasten ya da ihmalen katkıda bulunduğu gibi sorular maddi hakikatin diğer yüzünü oluşturur.

Öncekilerden farklı olan tarafı, esasında olay öncesi kanunsuzluk ve keyfiliklerin faili olan, ve bu itibarla darbeye muhatap olma potansiyeli taşıdığının bilincinde olan darbecinin meşruiyet gerekçesi olarak bir toplumsal sorunu değil, doğrudan kendisine yönelen bir darbe girişimini işaret etmesidir. Ceza hukuku değişiyle bir “meşru müdafaa” sebebine dayanmaktadır. Yani, burada ne direkt darbe, ne post modern darbe, ne de e-muhtıra söz konusu. Sözkonusu olan nev’i şahsına münhasır konforlu bir darbe. Çünkü darbeci sanık sandalyesine oturmadığı gibi, kendisine sağladığı meşruiyet sahasında başkalarını istediği şekilde suçlayabilmektedir.

Oysa yargılanması gereken yukarıda bahsettiğimiz “darbeci”dir. Meşru müdafaa gerekçesinin bulunup bulunmadığı, varsa haklı olup olmadığı ve müdafaanın ölçülü olup olmadığı darbeci yargılanırken öğrenilebilecek şeylerdir. Darbeci sanık sandaliyesine oturtulmadan, yaptığı katliamın hesabını vermeden meşru  müdafaa sebebi olarak bize kabul ettirmeye çalıştığı hususları tek başına yargılayan bir yargılama olamaz. Yapılıyorsa da, eksik ve anlamsız olduğu açıktır.

Büyük oranda ortada olan resmin bilinmeyen bir kaç karesini açıklığa kavuşturmak içn tarafsız bakış açılarına ve ezber bozabilen yaklaşımlara ihtiyaç var. Bu sadece darbecinin değil, aynı zamanda puslu havadan memnun olanların ve ön yargı mahkumlarının konforunu bızacaktır.



Source link

Leave a Reply

Your email address will not be published.