15 TEMMUZ SONRASI YARGI MENSUPLARI: “HUKUKTAN UZAKLAŞTIKÇA KORKULARI ARTIYORDU”


YAKUP ÇİMEN
(Eski Fatsa Cumhuriyet Savcısı)

 

Son günlerde birçok basın yayın organı ve sosyal medyada OHAL döneminde çıkarılan KHK’larla işinden edilen yüzbinlerce KHK’lının hangisinin işine döneceği hangisinin dönemeyeceği konusunda bir tartışmadır sürüp gidiyor. DEVA Partisinin KHK’ mağdurları ile ilgili eylem planında “Hakkında soruşturma veya kovuşturma olmayanlar, kovuşturmaya yer olmadığına dair karar verilenler ve beraat kararı alanların” görevlerine iade edileceği belirtiliyor. Oysa 15 Temmuz sonrası verilen kararlara imza atan hakim savcıların hangi baskılar altında ve nasıl bir psikolojiyle karar verdikleri, karar verirken ne kadar bağımsız ve tarafsız oldukları, ne kadar hukuku önceleyerek karar verdikleri ve de verilmiş olan mahkumiyet kararlarının evrense hukuka uygunluğu hiç tartışılmıyor. Adeta Türkiye’de tıkır tıkır işleyen bir yargı sistemi varmış da onun verdiği kararlara saygı duyulması gerekiyor algısını yerleştirilmeye çalışılıyor. 15 Temmuz’dan sonra bir süre daha görev yapmış, sonrasında KHK ile ihraç edilmiş, hakkındaki adli soruşturma ve kovuşturma sonucunda beraat etmiş bir eski hakim olarak, 15 Temmuz sonrası çalıştığım adliyedeki ortamı ve görevde kalan hakim savcıların nasıl bir yaklaşım ve psikolojiyle hukuk uyguladıklarına dair gözlemelerimi paylaşmak istiyorum. Muhalefet partilerinin ağzına doladığı “ceza almamış olanlar” kavramının içinin ne kadar boş olduğunu ceza alanlara verilen ceza kararlarının hukuken ve vicdanen bir karşılığı olup olmadığını varın siz değerlendirin.

15 Temmuz akşamı ülkede yaşananlar ve sonrasında olanlar her devirde görülmeyecek türden çok büyük olaylardı. İlk anda olayın şokuyla ne olduğunu tam anlayamasak, yaşanan olayların büyüklüğü ve önemini kavrayamasakta; gün geçtikçe olaylar daha net anlaşılmaya başlıyordu. Planı yapanlar iyi yapmıştı. Her ne kadar darbe teşebbüsü ile direk bir bağlantısı olmasa da en kritik kurum adli merciler yani hakim savcılar olarak görülmüştü. Çünkü 15 Temmuz gecesi başlayacak olan kıyım hukuk çerçevesinde yapılamazdı ve hakim savcıların hukuktan ayrılıp istenileni yapmasının bu kadar büyük ölçekte tek yolu vardı. Dik durup hukuktan ayrılmayacak olanları görevden almak geri kalanları ise korku, rüşvet veya tehditle sindirmek. Bu çalışma kısa süreli değildi. 17-25 Aralık sonrası başlamış, kurul seçimlerinde zirve yapmış, her türlü yola başvurularak nihayet 15 Temmuz’da hazır hale gelmişti. Tabi her kurumda olduğu gibi bu hazırlık sürecinde mesleğine ve kendisine ihanet eden, arkadaşlarını satan, vicdanını öldürmüş hakim savcılar adliyelerin bu dizaynında büyük rol oynadılar. 15 Temmuz gecesi henüz darbe teşebbüsü devam ederken aylardır üzerinde çalıştıkları listeleri yayınlayıp, hiç bir hukuki dayanağı olmadan üç bine yakın hakim savcının darbe teşebbüsüne karışan askerlerden bile önce açığa alınıp medyaya servis edilmesi, yüksek yargı üyelerinin bile alelacele görevlerinden uzaklaştırılmaları hep aynı planın parçalarıydı. Yani hakim savcılara deniyordu ki; son yıllarda hukukun üstünlüğü var biz bağımsızız diyerek sözümüzü dinlemeyenleri, verdiğimiz talimatlara uymayıp dediğimizi aksi yönünde karar verenleri, hukuku bizden üstün tutanları darbecilerden bile  önce açığa alma ve tutuklama gücüne sahibiz. Üstelik bu sayı mevcut hakim savcıların yarısına yakını bile olsa, anayasa ile koruma altında dahi olsanız, içinizden ayarttığımız ve liyakatli olmayan meslektaşlarınız eliyle bunu size yaparız ve kimse engelleyemez. Gerekirse hepinizi meslekten atarız yerlerinize de yenilerini getiririz. Mesaj netti. Bunu ilk gün herkes anlamamış olsa da mesaj ulaşması gereken yerlere ulaşmış, ilerleyen günlerde de herkes bu işin farkına varmıştı. İlk geceki bu net mesajdan sonra görevlendirilen hakim savcılar başta kendi meslektaşları olmak üzere on binlerce kişiye karşı hukuk eliyle ama hukuksuzca, eşi benzeri görülmemiş bir kıyıma başladılar.  Aradan 6 yıl geçmesine rağmen bu durum ne yazık ki halen devam etmektedir.

15 Temmuz’dan sonra bu genel tablo adliyelerde somut vakalar halinde görünmeye başlamıştı. 15 Temmuz gecesi Anayasa Mahkemesi ve Yargıtay üyelerinin de içlerinde bulunduğu üç bine yakın hakim savcının yayınlanan listelerle açığa alınıp sonrasında da birçoğunun tutuklanması sadece onları değil görevine devam edenleri de fazlasıyla etkiledi. 16 Temmuz’da herkes şok içindeydi ve kimse ne yapacağını bilmiyordu. İlk iş olarak herkes listeleri kontrol ediyordu merakla; acaba benim ismimde listede var mı diye. Olay o kadar büyüktü ki; tüm bu süreçlerde açıktan iktidarı destekleyip, YBP’nin (Yargıda Birlik Platformu) temsilciliğini yapanlar bile bunu yapmaktan geri duramıyordu. Kurul seçimlerinin arefesinde savcı olarak çalıştığım Fatsa adliyesine tayin olup seçim öncesinde YBP adaylarının reklamını yapan, onları geldiklerinde karşılayıp her platformda hukuku değil de iktidarı savunan bir cumhuriyet savcısı bile şu sözleri söyleyebiliyordu; “Birşeyler olmasını bekliyorduk ama bu kadar büyük bir olayı bende beklemiyordum. Listenin yayınlandığını duyunca hemen kimler var diye sordum. Bazı isimler beklediğim isimlerdi ama öyle isimler listeye girmiş ki onları duyunca hemen listeye ulaşıp kendi ismini aradım. Bu iş bizim düşündüğümüz gibi değil, karşı çıkan herkes zarar görecek, artık kimsenin bir garantisi yok.” Nitekim bu savcı söylediklerinde haklıydı. Artık kimsenin garantisi yoktu.

Meslektaşları hakkında soruşturma yapılırken tutuklanan, daha sonra tekrar göreve dönen Fatsa savcısı İSMAİL KABADAYI, daha sonra Bodruma savcı olarak atanmıştır. Halen Kahramanmaraş adliyesinde savcı olarak çalışmaktadır.

Kaderin bir cilvesi midir yoksa ilahi bir tecelli midir bilinmez ama bu savcının haklılığını yine aynı savcının yaşadıkları ile gördük. 15 Temmuz sonrası siyasi iktidarın emrinde olan kurul tarafından  güvenilen bir savcı olması nedeniyle bir çok soruşturmayı bu savcı yapmaya başlamıştı. Her ne kadar korkuları olsa da: Bu korkuları onu biraz daha hukuktan uzaklaştırıyor, hukuktan uzaklaştıkça da korkuları artıyordu. 15 Temmuzdan bir süre sonra açığa alınan bir meslektaşı hakkında soruşturma başlamış ve Ankara’dan gelen bu talimata bakma görevi bu savcıya verilmişti. Açığa alınan savcının odasını aradıktan sonra arabasını aramak için otoparka gittikleri esnada bize en yakın adliyenin başsavcısı ve çok sayıda polis otoparka gelerek bu savcıyı gözaltına aldılar. Savcı korkularında haklı çıkmıştı çıkmasına ama bu olaydan sonra o savcının yerine görevlendirilen diğer savcılar başta olmak üzere artık kimse istenilen dışında karar vermeye cesaret edemedi. Belki bu olay özelinde planlanmış bir şey yoktu ama genel manada hakim savcıları sindirip denileni yaptırmanın en iyi yollarından biri korkutma ve tehditti zaten. Bunun işe yaradığını da açıkça görmüştük.

Tüm bu yaşanan olayların iki tarafı vardı. Bir tarafta “Düzene ayak uyduranlar” diğer tarafta ise ne olursa olsun bir duruş sergileyenler. Her ikisinin de bir bedeli vardı tabi. Olaylara düzene ayak uyduranlar tarafından bakınca görünen tablo bu şekildeydi. Ama asıl bu olayların faturasının kesildiği, bir suç işlemediği halde ve daha ne olup bittiğini anlamadan hem mesleğinden hem özgürlüğünden olanlar vardı ki esas mağduriyet o tarafta idi. 15 Temmuz’a kadar bu insanlar tıpkı diğer meslektaşları gibi işlerini yapıyor ve hayatlarına devam ediyorlardı ki; bir gecede terörist ilan edildiler. Bu acı tablo onlar için yeterince zordu zor olmasına ama belkide daha acısı arkadaşlarının, meslektaşlarının, komşularının hatta akrabalarının bu duruma ses çıkarmaması hatta inanarak destek olmasıydı. 15 Temmuz sabahı hiçbir problem yokken, 16 Temmuz’da herkes onlara bir öcü gözüyle bakmaya başladı. Gerek lojmanda gerek adliyede kimse lehlerine tek bir cümle dahi söylemiyordu. Daha düne kadar övgüler yağdırdıkları arkadaşları için terörist yaftasını hemen kabullenmişlerdi. Bazıları öfkeyle arkalarından hakaret ederek düşüncesini, bazıları ise devlet kimseyi boş yere açığa almaz diyerek tarafını belli ediyordu. Yorum yapan herkes hukuk insanıydı ama kimse hukuktan bahsetmiyordu.

Fatsa Cumhuriyet Başsavcısı iken, meslektaşlarına karşı soruşturma yürüten, kamera görüntülerinden meslektaşlarını izleyerek fişleyen savcı SELAMETTİN BAYÇELEBİ (101451). Şu anda Muğla adliyesinde savcı olarak görevli.

 Adliyede 15 Temmuz öncesi çok sevilen, herkesle arası iyi olan bir savcı bey vardı. O güne kadar kimseye bir kötülüğünün dokunduğunu görmemiştik. Nitekim herkes onu sever ve gıyabında dahi herkes ne kadar iyi bir insan olduğundan bahsederdi. 15 Temmuz akşamı saat 20.00 civarında savcı bey biraz rahatsızlanmış ve hastaneye gitmek üzere evden çıktığı anda kendisi ile karşılaştık. Durumu öğrenince kendisine eşlik ettim ve birlikte hastaneye gittik. Hastanede işimiz biraz uzun sürdü. Tam o sırada darbe teşebbüsü başlamış ve televizyonlarda dillendirilmeye başlamıştı. Hastanede bazı haberleri görünce ilk etapta ne olduğunu anlamadık ve yaşananlara anlam veremedik. Hatta savcı bey birileri şaka mı yapıyor bu devirde darbemi olur diye yorum yaptı. Sonrasında eve gidince televizyonlardan durumu biraz anlamaya başlamıştık. Ertesi gün HSYK’nin açıkladığı açığa alma listesinde savcı beyinde adı vardı. O an yanında olduğum ve tepkilerini gördüğüm için ne darbeden nede başka bir durumdan haberi olmadığına şahit olmuştum. Savcı beyin açığa alınmadan hemen önce tayini çıkmış ama eşinin tayin işlemleri nedeniyle henüz yeni görev yerine gidememişti. Bu sebeple 1-2 gün evinde bekledi. Kimse gelmeyince adliyeye kendisi gelip hakkında soruşturma olup olmadığını sordu. Yeni görev yeri arandı SEGBİS’le ifadesi alındı ve kendisi geldiği halde aynı gün darbeye teşebbüs suçundan ve kaçma şüphesi ile tutuklandı. O gün sabahtan akşama kadar savcı bey SEGBİS ile önce savcıya sonra hakimliğe ifade için bekletildi. Yıllardır çalıştığı adliye koridorlarında sandalyede oturtulup bir yere ayrılmasına izin verilmedi. Adliyede öyle bir hava vardıki meslektaşları yanından geçip gitmelerine rağmen bırakın odalarına davet edip nezaket göstermeyi, nasılsın diye soran bile yoktu. Savcı beyin koridorda beklediğini görünce yanına gittim. Durumunu sorup neler olduğunu anlamaya çalıştım. Bu birkaç dakikalık konuşma dahi gözlerden kaçmamıştı. Meğer Başsavcılık odasındaki kameralardan sürekli takip ediyorlarmış. Daha sonra kameradan izleyenler bu olayı bana anlatarak  üstü kapalı tehditte bulundular. Bunu yapanların hem korkuları vardı hem de kendilerini ispat etme çabaları. Korkuları onları bir şeylerden alıkoyarken ispat çabaları ise bir şeyler yapmaya itiyordu. Savcı bey tutuklama kararı sonrası adliyeden çıkarıldı, lojmanda evi arandı. Mesai bitmiş herkes lojmana dönmüştü. Polislerin lojmana geldiğini herkes gördü ama ne yanından geçenler geldi savcı beyin yanına ne de camdan görenler aşağı indi. Daha düne kadar ailelerini kendisine gözleri kapalı teslim edebileceklerini ve kendisine o kadar güvenliklerini söyleyen insanlar, her aşamasına şahit olduğum ve darbe ile ilişkisi olmadığını gözlerimle gördüğüm bir meslektaşlarını hiç bir delil yokken azılı bir suçlu gibi bu kadar yalnız bırakabiliyor, bırakın destek olmayı bu işin failleri ile aynı safta bulunabiliyorlardı. Çok acı bir tabloydu ama gerçekti. İşin garip tarafı bu muamele o savcı beye özgü bir muamele değildi. Sonraki günlerde açığa alınan tüm meslektaşlara aynı muamele yapıldı. İnsanların bir kısmı sessizce bu işi desteklerken bir kısmı ise nefretle ve kinle yapılanları savunuyordu. Bir parça olsun vicdani kalanlar var ise bile: onlarda korkularından seslerini çıkaramıyordu.

Bu yaşananların yansıması sadece verilen kararlarla ve bu kararın muhataplarıyla sınırlı değildi ne yazık ki. Onlar tutuklanıp cezaevine gittikten sonra aileleri de benzer şeyleri yaşıyordu. Daha düne kadar yedikleri içtikleri ayrı gitmeyen, her gün birlikte vakit geçirdikleri, ailecek birbirlerinin evlerine gittikleri, aynı lojmanda komşuluk yaptıkları meslektaşları açığa alınınca ailelerine karşıda bir anda her şey değişmişti. Açığa alınıp tutuklanan hakim savcıların aileleri bir sure lojmanda kalmaya devam ettiler. Kısa süre içinde lojmandan çıkarılsalar da bu süre zarfında onlarda eşleriyle ve anne-babalarıyla aynı kaderi yaşadılar.  Kendisi gidip teslim olan ve ardından tutuklanan savcı beyin ailesine geçmiş olsuna gittiğimizde çok dertliydi. Nasıl teselli edeceğimizi bilemedik. Bize reva görülen bu haksızlıklar zoruma gidiyor demişti. Ama sonrasında söyledikleri bizi daha derinden etkilemişti. Şöyle anlatıyordu: “Bir günde hayatınız altüst oldu, her şeyimizi kaybettik, bankadaki paranıza bile el koydular. Çocuklara hissettirmemeye çalışıyorum ama bu mümkün değil. Bugün hava almak için bahçeye çıkmıştık. Lojmandaki başka çocuklarda bahçedeydi, bizim çocukların arkadaşları. Her zamanki gibi onlarla oynamaya başladılar. Ama bir süre sonra aileleri gelip çocuklarını aldılar benimle muhatap dahi olmadılar. Daha sonra da haber göndermişler yolda görünce bile bize selam vermesinler, telefonla bizi aramasınlar diye. Biz bu insanlara ne yaptık. Her gün evimize çocuklarını gönderen bu insanlar şu an da bize selam vermiyorlar. Bir günde ne değişti. Çocuklara bu durumu açıklayamıyorum.” Bu konuşmanın üzerine ne söylenebilir ki. Elden bir şey gelmeyince sadece üzülmeyin bu günlerde geçer diyebilmiştik. Bu sadece bizim şahit olduğumuz bir vakaydı. Ama ülkenin her yerinde her meslekten insanlar buna benzer şeyleri yaşıyorlardı ve yapılan bu inşanın en büyük tuğla taşıyanları şüphesiz hakim savcılardı.

15 Temmuz sonrası göreve devam eden hakim savcıların büyük kısmı dillendiremese de içten içe aynı sonuçta birleşiyordu aslında. Artık ülkede hukuk uygulanmıyor ve karalar siyasi talimatla alınıyordu. Bu kadar hakim savcı gerçeği bile bile nasıl oluyordu da buna karşı çıkmıyor hatta düzene ayak uyduruyordu?  Bunun tek bir cevabı yoktu aslında. Herkesin kendince bir düşüncesi, kendisine göre yaptıklarına bulduğu bir kılıfı, vicdanını rahatlatma adına sığındığı bahaneleri vardı. Artık vicdan ve hukuk devreden çıktığı için her şeyi yapabilecek hakim savcılar vardı.

Bazı hakim savcılar pervasızca verdikleri bu hukuksuz kararları nefretle veriyorlardı. Onlara göre açığa alınıp sonrasında ihraç edilen meslektaşları topyekûn suçluydu. Dosyada delil olmasına gerek yoktu. Devlete baş kaldıran hakim savcı olamazdı. Özellikle kurul seçimlerinde siyasi iktidarın desteklediği YBP’yi açıktan desteklemediyse, devlete muhalefet edip baş kaldırmış sayılırdı. Hele bir de içlerinde daha önceki Ergenekon Balyoz gibi davalarda yer alanlar ve onları savunanlar varsa başka bir delile ihtiyaç olmadan en ağır cezaya çarptırılmalıydı bu kişiler. Savundukları tek şey haklarında karar verdikleri kişileri topyekûn olarak suçlamak ve hukukla alakasız şekilde “onlar bunu hak etmişti zaten geç bile kalındı” diyerek hukuksuzluklara imza atmaktı. Yaptığı hukuksuzluğu bile övünerek anlatıp: “Zamanında güç onlardaydı, istediklerini tutukladılar bunu çoktan hak ettiler” diyebiliyordu bazıları herkesin içinde. Bir savcının yanımızda pervasızca yaptığı telefon konuşmasında durum özetleniyordu aslında. Karşı tarafa şöyle diyordu o dönemin etkin ve pervasız bir savcısı: “17-25 sonrası zaten bir şeyler olacaktı. Bunlar çok ileri gitmişti. Devlete baş kaldırmışlardı. Kurul seçimlerini kaybettiler ama değişen bir şey olmadı. Sen devlete baş kaldırırsan sonu böyle olur. Ailelerine ve çocuklarına yazık oldu ama yapacak bir şey yok bunu hak ettiler. Bunlara bir şekilde dur denilmesi gerekiyordu.” Hukukla alakası olmayan, sadece kendisi gibi düşünmüyor ve onunla aynı siyasi iktidarı destekleyip bir yerlerden talimat almayı kabul etmeden hukuku uyguluyor diye kendi meslektaşına reva gördüğü durum buydu. Kaldı ki onun kastettiği ve gruplandırdığı geçmişte belirli davalara bakan ve belli makamlara da görev yapan hakim savcı sayısı açığa alınan hakim savcıların belkide yüzde besini bile oluşturmuyordu. Kendi vicdansız ve adaletten uzak mantığı ile bile çelişen, sadece nefretle ve talimatla hareket eden bir insandı ve onun gibilerin düşüncelerini çok açık şekilde anlatıyordu bizlere.

Başka bir hakim savcı grubu korkudan yapıyordu bu hukuksuzlukları. Bu kesimde farkındaydı aslında yaptığı işin, verdiği kararların hukukla ilgisi olmadığını. Bunlar başlarına bir iş gelmesin, koltukları elden gitmesin diye her şeyi yapabilecek insanlardan müteşekkildi. Hukuk, adalet, mağdur ettikleri insanlar ve onların aileleri, mesleğin onuru ve haysiyeti, adalet duygusuna verdikleri zarar umurlarında değildi. Onlar için tek gerçek korkularıydı. Korktukları şey başlarına gelmesin diye yapamayacakları şey yoktu. Kullanılmaya en elverişli grup olan bu kişileri oyunu kuran ve yönetenler de iyi keşfetmişti. Korku ile her şeyi yaptırabiliyordu onlara. Yapılması gereken tek şey korkuya neden olan sebeplerin varlığını sürdürmesini sağlamak ve talimat vermekti. Bu gruptakiler talimatı emir telakki edip istenilen den fazlasını yapıyordu zaten. HSYK da bu durumu çok güzel kullanıyor ve sürekli yeni ihraç listelerinin çıkacağı haberleri yayılıyordu. Yeni listeleri tek seferde çıkarmayın neredeyse her ay bir liste yayınlayarak bu korkuyu zinde tutmayı çok iyi biliyorlardı. Samimi ortamlarda özellikle genç olan hakim savcılar bu durumu tırnak içinde güvendikleri arkadaşlarına zaman zaman anlatabiliyordu. Sonuçta onlarda insandı ve konuşmaya ihtiyaçları vardı. Bir muhabbet sırasında bir savcı şöyle demişti; “Eğer ben bu soruşturmaları yapmazsam benim de akıbetim aynı olacak. Anayasal güvence altında olan hakim savcıların bile durumu ortada. Sürekli yeni listeler çıkıyor ve yeni açığa almalar oluyor. Bu iş bitmeyecek ve böyle devam edecek. Eğer ben denileni yapmazsam bir sonraki listede benim de adım olacak ve bende hem mesleğinden hem de özgürlüğünden olacağım. Benim yerime gelen savcı benim akıbetimi görüp benim yapmadığımdan daha fazlasını yapacak. Gelen talimat yani siyasi iktidarın istediği kısa sürede yerine gelecek. Ama olan bana olacak. Benim yapabileceğim bir şey yok.”  Bu konuşmada onun gibi düşünenler için her şeyi özetliyordu

Bir diğer kesim ise; koltuk sevdası ile mesleğine ihanet ediyor ve adalet makamında insanlara hukuksuzca zulmediyordu. Bu kesim meslekte biraz daha kıdemli olanlardı. Bunların bazıları liyakatsiz olduğu için istediği makamlara gelememiş, bazıları mesleğin onur ve haysiyetine uygun davranmadığı için istediği yere ve makama atanamamış bazıları ise henüz kıdem itibariyle sıra bekleyen hakim savcılardı. 15 Temmuz’u fırsat bilen bu hakim savcılarda ne yazık ki atanacakları güzel bir ili, göreve gelecekleri iyi bir makamı elde edebilmek için hukuku belkide bir anlamda onur ve haysiyetlerini ayaklar altına alıp başta kendi meslektaşları olmak üzere binlerce insana hukuk eliyle zulmettiler. Bu gibiler bir koltuk kapabilmek için her şeyi yaptılar yapıyorlar. Ama istedikleri koltuğa geldikten sonra da onlardan istenen talepler bitmedi ve bitmeyecek. O koltukta kalabilmek için ömürlerinin sonuna kadar o talimat mercilerine bağımlı yaşayacaklar. Aksi takdirde o koltuklarda kalamayacaklarını hatta bu yüzden ağır bedeller ödeyeceklerini çok iyi biliyorlar.

İşin özü 15 Temmuz sonrası alelacele hakim savcı yapılanları saymazsak herkes her şeyin farkındaydı. O kadarki soruşturma savcılarına soruşturmayı nasıl açıyorsunuz bilgiler nerden geliyor diye sorduğumuzda; bazıları kaçamak cevap verse de bazıları bu konu da dürüsttü. “Artık soruşturmaları biz başlatmıyoruz. Hakkında idari soruşturma açılanların listesi geliyor bizde otomatik olarak adlı soruşturmaya başlıyoruz. Dosyada hiç delil yoksa adlı kontrole, cemaatle bağlantısı varsa ya da muhalifse tutuklamaya sevkediyiruz” diyorlardı. Yapılan soruşturmaların hukuk dışı olduğunu biliyorlardı aslında. Ama herkesin kendine göre sığındığı bir gerekçesi ve tatbiki baştan kabul ettiği bir bedeli vardı. Bu bedel kısa vadede kendini fazla gösteremedi. Belkide insanları yanıltan noktalardan biri de zaman ilerledikçe bu oldu. Ama bu işi planlayanların, bu işe ortak ve alet olanların ve tabiki bu işin mağduru olanların emin oldukları bir şey var ki; bu düzen böyle devam etmeyecek ve herkes bir gün mutlaka tercihlerinin sonucu olan bedeli ödeyecektir.



Source link

Leave a Reply

Your email address will not be published.