BİR GÖÇMEN KUŞUN YUVASINA VEDA MEKTUBU!


Saygıdeğer dostlar,

Bu yazımda size, yakın zamanda Türkiye’den, bulunduğum ülkeye gelen 16 yaşındaki kızımın, yola çıkmadan önceki duygularını günlüğüne yazdığı yazıyı sunmak istiyorum. Bu iç acıtıcı yazı, görünüşte bireysel bir yazı gibi gözükse de esasında pek çok  mağdur KHK’lı aile evladının ülkesine dair yaşadığı duygu karmaşalarını, aydınlanmayı, kavramları yeniden anlama ve tanımayı içerdiği için ortak hisleri ve fikirleri ifade ediyor. Bu yönleriyle, aynı zamanda, mağduriyet ve mazlumiyetleri iliklerine kadar yıllarca yaşamış “içinizden bir evladın” haykırışları! İnsanlık tarihine düşmüş çiğ tanesi büyüklüğünde göz yaşı notları!

Duygudaşlık için paylaşmak istedim:

 

“ ÜLKEM BENİM  (Mİ?)

Yazmaya bile çekindiğim, korktuğum ne varsa artık yazabilirsin denilen noktadayım. Artık vedalaşma zamanının geldiği şu anlarda 16 yıl yaşadığım ülkeye güçlü, acı bir gülümseyen veda bırakıyorum.

Bu yazıyı yazmak için çok bekledim. Öyle ki bu yazının ilk taslağı kafamda babamın sayısız kapalı görüşlerinin bir tanesinden dönerken çizilmişti. Devlet nedir, diye sormuştum kendi kendime. Devlet… Seneler önce babamı benden kaçırıp, ailemin özgürlüğüne, canına kast edip ölüme uğurlayan devlet! İnsanlara baktığımda herkeste bir tarih, vatan, millet aşkıdır gidiyor. Bayrağa, atalara, marşa bir laf gelsin aman her şey bir yana savaşa, ölüme, öldürmeye gidiyor mevzu. Nasıl bu kadar sevebiliyorlardı? Bu vatan vatan dedikleri ülke ne yapmıştıki onlara?, Neden herkes psikopatlık derecesinde ‘’sevmek’’ zorundaydı ülkeyi? Oysa “Vatan haini olmak” o kadar da kolaydı ki! Aniden  “vatan haini” oluyordun! Bana yıllardır tüm ders kitaplarında, sokaklarda, televizyonda empoze edilen tek şey buydu: ‘’Vatan uğruna ölüm kadar şerefli başka şey var mıdır?’’, ‘’Vatan için ölmek de var ama borcun yaşamaktır.’’…Gerçekten bahsettikleri bu sevginin kaynağına yıllardır anlam veremedim. Sürekli kendimi zorladım o bayrağa bakınca bir şeyler hissedebilmek, Türkiye adını görünce gururlanmak, her bayram istekle şiir söylemek. Fakat yapamadım. Çünkü ‘devlet’ kelimesinin bende çağrıştırdığı kavramlar bambaşkaydı. Devlet dediğin beni istemeli, sağlığıma, eğlenceme, eğitimime, aileme destek çıkmalıydı. Devlet dediğin beni yaşatmalıydı; yaşamam için yanımda olmalıydı. Peki ya  bu devlet(im) ailemle beni 6-7 sene ayrı koyan, babamı cezaevlerine sürüp yıllarca hür yaşamaması için elinden geleni yapan, aylık üç kuruş maaştan mahrum bırakıp üstüne senin ve ailenin dışarıda yaşamanı istemeyen, en acil sağlık ihtiyaçlarında yeşil kartlı diye ötekileştirip muayene etmeyen, babasının durumunu başkaları öğrenir de mahvolurum korkusuyla okula göndertip okulda zorbalık ettiren, bu ay nasıl geçineceğiz tedirginliğiyle arabaya atlayıp doğru düzgün görmediğin babanı 30 dakika görebilmek için yola çıkıp , o pis gardiyanlara katlanıp, babanı göremeden eve dönmene sebep olan, 3-4 sene boyunca yaşatılan zulümlerden sonra sağ biçimde ‘kavuştum’ babama sevincine bile fırsat vermeden her hafta evine gönderilen o koca, çirkin dava dosyalarıyla babanı tekrar senden kopartan, yine ve asla durmadan, yakaladığı her fırsatta her açık durumda tekrar ve tekrar sana vurup gerek psikolojik gerekse fiziksel şiddeti esirgemeyen  kötülükler bütünü müydü ‘’benim’’ devletim?

 Bağırmak, anlatmak istiyorum aslında denizlere dağlara… Ben bu anlattıklarımdan başka (ki daha kötülerine detay vermedim) onun, devletin, hiçbir ekmeğini yemedim. Şimdi canımın hiçe sayıldığı bu memlekete artık acıyla gülümsüyorum. Çünkü ben bütün bunları yaşarken ne kendisi ne de halk bana sahip çıktı! Zavallı insanlar… Kendilerine dokunan bir durum olmadıkça ne anlardı bu aciz ve cahil millet hak hukuktan! Benimseyemiyorum, hayır olmuyor. İçlerinden bir avuç insan kendi kişilikleri ile doğru yolu buldu ve bu yüzden de cezalandırıldılar! Onlar karşısında sadece saygıyla eğilirim. Bu topraklar masumları hak etmedi. Oysa isterdim ben de vatanım diye sahiplenmek. Fakat içim, dışım, her zerrem nefret ediyor. Özgürlük için akıttığım damlalar hatırına yapamıyorum vatan, millet aşkını. O bayrağa her baktığımda bana, bize, bizlere yaşattığı tonlarca eziyeti, zulümü, insanların sessiz çığlıklarını duyuyorum. Her geçen yeni bir günde ülkenin başka başka diyarlarında halen işkence gören ‘o’ insanlar var olmaya devam ettikçe bu coğrafyaya olan öfkem ve nefretim çığ gibi artarak devam edecek. Devlet, ülke, vatan, millet diye gezinen insanları her gördüğümde aklıyla alay etmeye devam edeceğim.

Vatan dediğin öldürmez yaşatır, uğruna şehir verir ama onu nasıl telafi edeceğini de çok iyi bilir. Gerçek bir ülke sevgisinin faşist bayramlara, olağanüstü hikayelere, tanrılaştırılan kahramanlara ihtiyacı yoktur. Çünkü o ülkenin, milletine kendini sevdirebilmesi, sadık tutabilmesi için yaptıkları zaten bir hayli yeterli oluyordur. Ancak Türkiye gibi ırkçı ve din istismarcısı ülkelerin faşist resmi bayram kutlamaları, sübjektif tarihleri ve ilahlaştırılmış kahramanları olur. Aksi takdirde vatandaşlar ülkeye ‘aşık’ olmak için sebep bulamaz! Ha eğer sizin de düşünce yapınız bunlarla paralellik göstermiyorsa kolayca halktan ötekileştirilip vatan haini ilan edilebilirsiniz! ‘’Ne Mutlu Türküm Diyene’’ öyle değil mi? Zulmüyle, ölümüyle, yobazlığıyla, Ne Mutlu Türküm Diyene!

Elveda Türkiye! Beni ne kadar ‘yaşatmak’ istemesen de yaşadığım 16 sene boyunca, ki dönemimi tarih kitaplarına konu edeceğin için teşekkür etmeliyim. Sayende diğer vatandaşlarından farklı olarak, bu yaşımda, at gözlüklerimi çıkartıp “gerçek Türkiye’yi ve tarihini” bilme fırsatını elde ettim!

Babamla, mesleğini yaparken çıktığımız tatil yolculuklarında dinlediğim Cem Karaca’nın “Ülkem Benim” şarkısında hiç unutmadığım sözlerini hatırlıyorum: “Ülkem benim/ üzme asla canını/ Hangi geceyi gördün ki güneşi doğmamış/ Elbet hak dönenir, döner de gelir/bulur her şey yerli yerini/   Bulacağı vakte kadar

Elveda Memleketim…”

                                                                      

 



Source link

Leave a Reply

Your email address will not be published.