İNSANLIĞA KARŞI SUÇ İŞLEYENLER NASIL MI YARGILANACAKLAR?


 

İNSANLIĞA KARŞI SUÇ İŞLEYENLER NASIL MI YARGILANACAKLAR?

 

1. Genel Olarak

Hukuksuz OHAL dönemi ve sonrasında iktidar sahipleri, suça bulaştırdıkları kişileri hukuki, cezai ve mali sorumluluktan kurtarmaya yönelik düzenlemeler yapmaktadırlar. Bunlardan ilki ve en kapsamlısı OHAL KHK’sı ile getirilip 6755 sayılı Kanunun 37. maddesiyle yasalaştırılan koruma zırhıdır. Bu madde de şu hususlara yer verilmiştir;

(1) 15/7/2016 tarihinde gerçekleştirilen darbe teşebbüsü ve terör eylemleri ile bunların devamı niteliğindeki eylemlerin bastırılması kapsamında karar alan, karar veya tedbirleri icra eden, her türlü adli ve idari önlemler kapsamında görev alan kişiler ile olağanüstü hal süresince yayımlanan kanun hükmünde kararnameler kapsamında karar alan ve görevleri yerine getiren kişilerin bu karar, görev ve fiilleri nedeniyle hukuki, idari, mali ve cezai sorumluluğu doğmaz.

(2) Resmi bir sıfat taşıyıp taşımadıklarına veya resmi bir görevi yerine getirip getirmediklerine bakılmaksızın 15/7/2016 tarihinde gerçekleştirilen darbe teşebbüsü ve terör eylemleri ile bunların devamı niteliğindeki eylemlerin bastırılması kapsamında hareket eden kişiler hakkında da birinci fıkra hükümleri uygulanır.

(3) Terör örgütlerine veya Devletin milli güvenliğine karşı faaliyette bulunduğuna karar verilen yapı, oluşum veya gruplara üyeliği, mensubiyeti veya iltisakı yahut bunlarla irtibatı olan ve bu nedenle kamu görevinden çıkarılmış olan kişilerden, adli veya idari soruşturma veya kovuşturması devam edenlerin sosyal güvenlik haklarına ilişkin başvuruları hakkında 31/10/2019 tarihine kadar karar alan, bu kararları yerine getiren veya işlem yapmayan kamu görevlilerinin bu karar ve fiilleri nedeniyle cezai sorumluluğu doğmaz.”

Bir diğer koruma zırhı da atanan kayyumları korumaya yönelik olan ve geçen ay çıkarılan 7407 sayılı Kanunun 17. maddesindeki şu düzenlemedir; “Yönetim ve denetimi veya kayyımlık yetkisi Fona devredilen veya Fonun kayyım olarak atandığı banka/şirketleri ve ortaklık paylarını soruşturma, kovuşturma veya iflas ve tasfiye süresince yönetmek ve temsil etmek üzere atananlar, görevlendirilenler veya atananlar tarafından temsil yetkisini haiz olmak üzere görevlendirilenler ile 5271 sayılı Kanunun 128 inci maddesinin onuncu fıkrasına göre malvarlığı değerlerinin yönetimi amacıyla atananlar, görevlendirilenler veya atananlar tarafından temsil yetkisini haiz olmak üzere görevlendirilenler ve bu kapsamda icra edilen iş ve işlemler hakkında 8/11/2016 tarihli ve 6755 sayılı Olağanüstü Hal Kapsamında Alınması Gereken Tedbirler ile Bazı Kurum ve Kuruluşlara Dair Düzenleme Yapılması Hakkında Kanun Hükmünde Kararnamenin Değiştirilerek Kabul Edilmesine Dair Kanunun 37 nci maddesi uygulanır.”

2. Anayasa’nın Geçici 15. Maddesi ve Koruma Kanunları

Acaba bu düzenlemeler bu kişileri kurtarmaya yetecek midir ve bu kişilerin işledikleri suçlar yanlarına kâr mı kalacaktır? Bu soruyu isterseniz, 2010 yılında kaldırılan Anayasa’nın geçici 15. maddesi ve ardından AİHS’in 7/2. maddesi ve bu maddeyle ilgili AİHM kararları bağlamında cevaplayalım.

12 Eylül darbecileri kendilerine koruma kalkanı sağlamak için Anayasaya şu hükmü eklemişlerdi; “12 Eylül 1980 tarihinden, ilk genel seçimler sonucu toplanacak Türkiye Büyük Millet Meclisinin Başkanlık Divanını oluşturuncaya kadar geçecek süre içinde, yasama ve yürütme yetkilerini Türk milleti adına kullanan, 2356 sayılı Kanunla kurulu Milli Güvenlik Konseyinin, bu Konseyin yönetimi döneminde kurulmuş hükümetlerin, 2485 sayılı Kurucu Meclis Hakkında Kanunla görev ifa eden Danışma Meclisinin her türlü karar ve tasarruflarından dolayı haklarında cezai, mali veya hukuki sorumluluk iddiası ileri sürülemez ve bu maksatla herhangi bir yargı merciine başvurulamaz.

Bu karar ve tasarrufların idarece veya yetkili kılınmış organ, merci ve görevlilerce uygulanmasından dolayı, karar alanlar, tasarrufta bulunanlar ve uygulayanlar hakkında da yukarıdaki fıkra hükümleri uygulanır.”

Bu madde gereğince; 12 Eylül döneminde görev yapan, karar alan ve kararları uygulayanların hukuki, cezai ve mali sorumluluklarını kaldırmıştı. Ne kadar tanıdık değil mi? 20 Temmuz 2016 darbecilerininki ile aynı! Ancak, bu düzenleme bile darbecileri yargılanmaktan kurtarmaya yetmedi. Anayasaya eklenen hükme rağmen 12 Eylül darbecilerinin kendini kurtaramadığı yerde, şimdilerde çıkarılan yasalarla işlenen suçlara ortak olanların kendilerini kurtaracaklarını sanmaları boş bir hayalden ibarettir!

3. Suç ve Cezaların Geriye Yürümezliği (AİHS m.7)

AİHS’in 7/1. maddesi gereğince; “hiç kimse, işlendiği zaman ulusal veya uluslararası hukuka göre suç oluşturmayan bir eylem veya ihmalden dolayı suçlu bulunamaz.” Bu ifadeler suç ve cezaların geriye yürümemesi olarak da isimlendirilen evrensel hukuk kuralıdır. Ancak, bu kuralında bir istisnası vardır ve 7. maddenin ikinci fıkrasında şu şekilde düzenlenmiştir; “Bu madde, işlendiği zaman uygar uluslar tarafından tanınan genel hukuk ilkelerine göre suç sayılan bir eylem veya ihmalden suçlu bulunan bir kimsenin yargılanmasına ve cezalandırılmasına engel değildir.”

Bu fıkra sayesinde, başta Nazi rejimi uygulamalarına benzer uygulamalarla insan hakları ihlaline sebep olan kişilerin yargılanmalarının yolu açılmıştır. Fıkrayla birlikte, iktidarda oldukları dönemde kanunlara uygun davrandıklarını ileri sürenlerin bu izahı bir anlam ifade etmemiş ve bu kişiler cezalandırılmışlardır. Kısaca, AİHS 7/1’de düzenlenen kanunilik ilkesine rağmen, “uygar uluslar” tarafından tanınan genel hukuk ilkelerine göre suç sayılan bir eylem veya ihmalden dolayı bir kimsenin yargılanması ve cezalandırılması mümkündür.

4. AİHM’in Konuyla İlgili Kararları

a.Streletz, Kessler, Krenz/Almanya Kararı

 Karara konu olayda başvurucular; Polis Kanunu’na uygun şekilde yaptıkları fiillerden dolayı yargılandıkları mahkemelerin kendilerini cezalandıramayacağını ve başvuruya konu olayın gerçekleştiği zamanda işledikleri fiilin Alman Demokratik Cumhuriyeti Ceza Kanunu’nda düzenlenmediğini belirterek, bu fiillerden dolayı suçlanamayacaklarını söylemişlerdir.

Başvuruyu değerlendiren AİHM; Alman Demokratik Cumhuriyeti’nin uygulamasını Medeni ve Siyasal Haklar Uluslararası Sözleşmesi’ne aykırı görmüştür. AİHM’e göre; başvurucuların, Alman Demokratik Cumhuriyeti’nin imzalamasıyla yükümlülük altına girdiği sözleşme hükümleri bilmemeleri ve bu Sözleşmedeki temel haklardan habersiz olmaları mümkün değildir. Bu nedenle, suç teşkil eden eylem gerçekleştirildiği zaman bakımından uluslararası hukuk erişilebilir ve uygulanabilir durumda olduğundan AİHS’in 7. maddesi ihlal edilmemiştir. [1]

1. Kolk ve Kislyiy/Estonya Kararı

Bu kararla birlikte AİHS’in 7/2. maddesinin uygulama alanı, II. Dünya Savaşı ile bağlantılı olmak üzere, savaştan sonra işlenen suçları da içine alacak şekilde genişlemiştir.

Söz konusu kararda; biri Estonyalı diğeri Sovyet vatandaşı olan başvurucular 1949 yılında sivil insanların SSCB’den sınır dışı edilmesi fiillerini işledikleri için Estonya Mahkemelerince uluslararası hukuka aykırı olarak “İNSANLIĞA KARŞI SUÇ” işledikleri gerekçesiyle mahkum edilmişlerdir. Başvurucular, fiilin işlendiği tarihte kendilerine isnat edilen eylemlerin ulusal mevzuatta suç olarak kabul edilmediğini ve bu nedenle AİHS’in 7. maddesinin ihlal edildiğini ileri sürmüşlerdir.

AİHM, insanlığa karşı suçların Sözleşme’nin 7/2. maddesi kapsamına girdiğini belirterek, başvuruyu kabul edilemez bulmuştur. AİHM ayrıca, Sovyet Rusya’nın Nuremberg Statüsü’nün BM tarafından onaylanmasından önce de 1945 yılında Londra Andlaşması’nın tarafı olduğunu ve Estonya’nın da bir Sovyet ülkesi olduğunu ve dolayısıyla bu tür insanlığa karşı suçlarla ilgili Sovyet yetkililerin bilgi sahibi olmadığının iddia edilemeyeceğine de belirtmiştir.[2]

2. Kononov/Letonya Kararı

Karara konu olayda başvurucu; 1944 yılında lideri olduğu Sovyetler Birliği yanlısı Kızıl Partizan grubu ve diğer benzer nitelikteki grup üyeleri ile birlikte Alman Ordusuna bilgi vermekle suçladıkları Letonyalı köylüleri misilleme olarak öldürmüştür. Başvurucu II. Dünya Savaşından sonra savaş suçu işlediği gerekçesiyle yargılandığını, hapis cezasına mahkum edildiğini, fakat II. Dünya Savaşı sırasında bu tür bir suçun mevcut olmadığını, savaş sonunda ortaya çıkan uluslararası düzenlemelerin geriye etkili olarak kendisine uygulandığını ve bu surette Sözleşme’nin 7. maddesinin ihlal edildiğini iddia etmiştir. AİHM ise 1907 La Haye Sözleşmesi’ne atıfta bulunarak, başvuran için fiili işlendiği tarihte öngörülebilir kılan bir uluslararası hukuk sisteminin bulunduğunu ve bu nedenle 7. maddenin ihlal edilmediğini belirtmiştir.[3]

Sonuç

Yapılan açıklamalardan da anlaşılacağı üzere; 6 yıldır sistematik, örgütlü ve yaygın şekilde insanlığa karşı suç işleyenler için şimdilerde çıkarılan “koruma kanunlarının” bir anlamı yoktur. Zira işlenen insanlığa karşı suçların en büyük faili olan rejim yargısı tarafından bu suçlar doğal olarak görmezden gelinse de; unsurları oluşmadan insanları cezalandırmak, işkence ve kötü muamelede bulunmak, eşkıya gibi insanları yurt içi yurt dışından kaçırmak ve insanların mallarına çökmek suretiyle insanlığa karşı suç işleyenlerin de cezalandırıldıklarını da göreceğinizden şüpheniz olmasın. Kaldı ki, bunun için uluslararası düzenlemelere gitmeye bile gerek yoktur ve bu suçlar ulusal hukukta da düzenlenmiştir.

Nasıl ki, AİHS’in 5. maddesi kapsamında tek seferde en çok kişiyle ilgili (427 kişi) ihlal kararı alma rezilliğini gösteren rejim yargısı ve aveneleri; aynı rezilliği, istisnai bir madde olan AİHS’in 7/2. maddesiyle ilgili de yaşayacaklardır.

Bunun için de, başta mağdurların kendilerine olan saygılarının bir gereği olarak, her türlü ihlal iddiasının mutlaka AİHM ve uluslararası mercilere taşınması gerekmektedir. Bu koruma kanunlarıyla amaçlanan, suça bulamış kişileri maşa olarak kullanmaya devam etme isteğidir. Bu durum “canlı “bombalara yüksek dozda uyuşturucu verilmesinden” farksızdır. Ancak, boğazına kadar suça batan bu kişileri bu saatten sonra kurtarabilecek bir kanun ve kişi yoktur!

Açık şekilde keyfiliğe davet eden yöntemlerle sorumluluğu kaldıran düzenlemeler, devletin insan hakları mekanizmaları karşısında sorumluluğunu ortadan kaldıramayacak ve devlet mülkiyet hakkı başta olmak üzere doğacak tüm zararları karşılamak zorunda kalacaktır. Kaldı ki, bu koruma kanunları mülkiyet hakkı ihlalleriyle ilgili AYM ve sonrasında AİHM’e yapılacak başvurulara engel değildir. Ayrıca, ileride geçmişe etkili olarak çıkarılacak yasalarla malvarlıklarındaki artışlara izah edemeyen başta kayyumlar olmak üzere tüm kamu görevlilerinin mal varlıklarına el konulması da uluslararası hukukun iliklerine kadar uygun olacaktır. Tabi, bu denetimsiz yetki verilen kayyımların sebep olduğu zararlar, fakirlikle boğuşan ve kendisini daha da zor günler bekleyen halk tarafından ödenecektir.

DİPNOTLAR:

[1] B. No: 37201/97, T. 22.03.2001.

[2] B. No: 23052/4, K.T. 17.1.2006.

[3] B. No: 36376/4, K.T. 24.7.2008, § 147-148.



Source link

Leave a Reply

Your email address will not be published.