Rejimin Militan Yargısı -3- Hukuk Penceresi


Siyasi iktidar, 17/25 Aralık sonrasında TBMM’deki gücünü kötüye kullanmak suretiyle Anayasaya aykırı olarak çıkardığı yasalar (başta HSYK Kanunu) ve Yargıda Birlik üyesi hâkim ve C. Savcılar eli ile millet iradesi yok sayılmış, hukuk devletinin ve demokrasinin temel dayanağı olan kuvvetler ayrılığı ilkesi, kuvvetler birliğine dönüştürülmüştür. İktidarı frenleyen ve dengeleyen mekanizmalar yok edilmiş, yargı bağımsızlık ve tarafsızlığı ortadan kaldırılmış, hâkim ve C. Savcıları yürütme organlarına bağlı hale getirilmiştir. Böylece siyasiler ve güdümlerindeki militan yargı mensuplarının ortak tutumlarıyla, demokratik Anayasal düzene çok büyük bir darbe vurulmuştur. Montesquieu’nun öngörüsüne uygun olarak, yasama ve yürütme ülkemizde iktidarın elinde toplandığı için yürütme ile birlikte yargı da zorbalaşmıştır.

Oysa Eski Yargıtay Başkanı Sami Selçuk’a göre bir yargıç, iktidara, basına, kamuoyuna, diğer yargıçlara ve hatta kendisine karşı bağımsız olmadığı sürece adaletin tesis edilmesi mümkün değildir. Merhum Başbakan Adnan Menderes ve arkadaşlarının asılması kararını veren Yassıada Mahkemesi Başkanı Salim Başol’un “Sizi buraya tıkan kuvvet böyle istiyor” dediği gibi zamanın militan yargı mensupları da adeta siyasi iktidarın kendilerinden siyasi sanıkların mahkûm edilmelerini istediğini ve kendilerinin de bunu (memnuniyetle veya mecburen) yaptıkları izlenimini veriyorlar.

Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı Anayasal Düzene Karşı İşlenen Suçlar Bürosu Savcısı Serdar Coşkun’un imzası bulunan belge 16 Temmuz 2016’da saat 01:00 düzenlenen tutanak incelendiğinde, o gece henüz gerçekleşmemiş hadiselerin saatler öncesinde bu tutanağa yazıldığı ve soruşturmanın da bu tutanak üzerine başlatılmış olduğu anlaşılıyor. Yine Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından sözde FETÖ soruşturması alelacele tamamlanmış ve bu yapıyı bir bütün halinde ele alan çatı iddianamesinin 15 Temmuz darbe girişiminden bir gün önce mahkemeye sunulmuş olması çok manidardır. Bu olgular, kontrollü darbe teşebbüsünde bulunan bir kısım hain askerler ile militan yargı mensuplarının koordineli hareket ettikleri ve aynı merkezden bir plana göre yönetildikleri kanaatini pekiştiriyor.

Militan hâkim ve C. Savcıların ihlal ettikleri hukuk kuralları saymakla bitmez ama bazılarını ana başlıklar halinde sıralayacak olursak: İspat yükümünün sanığa yüklenmesi, kanunsuz suç ve ceza olmaz ilkesinin ihlali (Yasal ve rutin faaliyetlerin örgütsel bir yönü olmadığı halde bu eylemlerin örgüt üyeliğine gerekçe yapılması), Suçta “kanunilik ve belirlilik ” ilkesinin göz ardı edildiği (Bank Asya’ya para yatırılması ve Bylock kullanımı vb.), Suç unsurlarının (özellikle manevi unsurun hiçbir yargılamada) oluşup oluşmadığı tartışılmadan kamu davaları açılması ve mahkumiyet kararları verilmesi, Bir eylemin terör suçunu teşkil edip etmediğinin ancak kesinleşmiş yargı kararı ile tespit edilmesi ilkesi, kanuna aykırı delillere dayanarak davalar açılması, savunma hakkının kısıtlanması ve hatta yok edilmesi ( binlerce avukat müvekkillerinin suçlarından dolayı tutuklanması vb.), maddi gerçeğin açığa çıkarılmasına yönelik etkin soruşturma yapılmaması (15 Temmuzdaki maktullerden çıkarılan mermiler üzerinde balistik inceleme yapılmaması vb.), sanıklar lehine olan delillerin toplanmaması, şüphelilerin kimlik ve resimlerinin medyaya servis yapılarak masumiyet (suçsuzluk) karinesi ilkesinin ihlali ve peşin hükümlülük algısı yaratılması, şüphelilerin işkence, tehdit ve şantajla etkin pişmanlığa zorlanması, soruşturmaları savcı yerine istihbarat ve kolluk görevlilerince yapılması, soruşturma sürecinin ihbar ve gizli tanık beyanlarına dayanması vb.

Ülkemiz mer’i hukuk düzenine göre yargıç ve savcılar, ceza yasalarının metinleriyle bağlıdırlar ve esasen yasaları hukuk yargıçları gibi yorumlayamazlar. Yani yorum yetkileri yoktur. Suçta ve cezada kanunilik ilkesi, bireylerin hak ve özgürlüklerinin korunmasının teminatıdır. Bu ilke yargıçların cezalandırma yetkisini sınırsız ve keyfi bir biçimde kullanmasını önleyerek bireye devlet müdahalesine karşı güvence sağlamak için ihdas edilmesine karşın, zamanın militanlaşan yargıçları intikam saikiyle hareket ediyorlar, yüzbinleri bulan bir sanık grubuna karşı düşman hukukunu uyguluyorlar. Suç ve ceza filozofu olan Beccaria’nın “Suçlar ve Cezalar Hakkında” adlı eserinde belirtiğinin aksine bu yargıçlar, nesnel mantıkla hareket etmeyip, kendi görüş, inanç ve duygularına karşı bağımlı ve yanlı karar vermeyi yargılama zannediyorlar.
Türkiye, Avrupa Konseyi ve İnsan Hakları Mahkemesi’nin yetkisini kabul etmiştir. Ülkemiz Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin bir tarafıdır ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin zorunlu yargı yetkisine uymayı 28 Ocak 1990’da taahhüt etmiştir. Ayrıca Anayasa’nın 90’ıncı maddesinin son fıkrasına göre de bu kararların diğer mer’i yasalara göre daha öncelikli bir bağlayıcılığı var. Türkiye’nin AİHM kararlarını uygulamamak gibi bir hakkı ve yetkisi olmamasına rağmen kritik birçok yargılamada uygulanmadığına tanık oluyoruz. Muhreç Anayasa Mahkemesi üyeleri, sözde FETÖ sanıkları, Osman Kavala ve Selahattin Demirtaş hakkındaki AİHM kararlarının uygulanmamasını örnek verebiliriz. Kimisi din, kimisi para veya kimisi de dünyevi bir haz adına köleleşmeyi kabul ederek mankurtlaşan bu tip yargı mensupları, efendilerinden aldıkları hukuk dışı talimatlara uymak suretiyle yerleşik evrensel hukuk pratiğini çiğnemekten çekinmemişlerdir.

 

Yazı serisinin önceki bölümleri:

 

Rejimin Militan Yargısı-1

Rejimin Militan Yargısı-2



Source link

Leave a Reply

Your email address will not be published.