Zulmün Devamından Mücadele Edenler mi Sorumlu?


17-25 Aralık hatta çok daha öncesinden Erdoğan ve AKP toplumun bir kesimini yok etmeyi kafasına koydu ve adım adım bu yolda ilerliyor.  Ancak 15 Temmuz’a kadar tezlerini topluma bir türlü kabul ettirememişlerdi. Hatta attıkları adım ve ortaya koydukları her icraat toplum nezdinde alay konusu olmuştu.

Bunun sebebi ilk düğmenin yanlış iliklenmesiydi. 17/25 Aralık’ta AKP’li siyasetçilerin ve bürokratların yolsuzlukları, terör örgütleri ve İran ajanları ile kirli ilişkileri tüm çıplaklığıyla ortaya çıkmıştı. Bu yüzden avamca ifade ile toplum, bunların yalanlarını “yutmadı”. Çünkü herkes, yavuz hırsızın ev sahibini bastırmaya çalıştığını biliyordu.

27 Haziran 2015 seçimlerinden sonra ülkeyi kirli eller kan gölüne çevirdi. Yüzlerce insan terör saldırılarında alçakça öldürüldü. Ama birilerinin oyları arttı. Ülkedeki korku iklimi bilerek ve istenilerek tırmandırıldı.

15 Temmuz’da Erdoğan’ın “Allah’ın lütfu” dediği şaibeli olay gerçekleşti. O günden bu yana cesaretini toplayıp konuşabilen tanınmış simalar bu olayı “bir oyun” olarak değerlendirdi. Tabi onların sayısı bir elin parmaklarını geçmez. Toplumun geri kalanı da kendi aralarında bu yaşananların oyun olduğunu konuşup durdu. Ama cesaretlerini toplayıp da öyle ulu orta düşüncelerini serdedemediler.

“Allahın lütfu” olurda Erdoğan bu lütfu geri çevirir mi? Tarihte hangi diktatör geri çevirmiş ki o çevirsin? Napolyon’u, Hitler’i, Saddam’ı, Kaddafi’yi, hatta kendi tarihimizdeki II. Mahmut’u, İttihat ve Terakki’yi hatırlayalım.

Erdoğan böylece tüm devlet ve medya gücü ile yüklendi. 14 yaşındaki çocuktan 80 yaşındaki ihtiyara kadar yaklaşık 2 milyon masumu resmi olarak “terörist” ilan etti. İnsanlar bunun açık ve net bir yalan olduğunu biliyorlardı. Buna rağmen, zulmün kendilerine dokunmaması için mağdura ilk tekmeyi atan olmak için sıraya girdiler. Barabbas’ları hapisten çıkarıp Mesih’i zindanda bırakırken alkış tutanların yerlerini aldılar.

Zulmedenlerin en kirli yöntemi, her zaman olduğu gibi yaşananların sorumluluğunu mağdura yüklemek oldu. Masum, bebekli bir kadını tutuklayan hakim, kadına o bebeğin zindanda büyüyecek olmasının sorumlusunun kendisi olduğunu söyledi. Adama işkence yapıldı, konuşmazsa karısının getirilip karşısında kendisine yapılanın aynısının yapılacağı söylendi. Yaşayacağı acıların sorumlusunun da kendisi olduğu ısrarla vurgulandı. Zulmedenler ise sütten çıkmış ak kaşıktı!

Hizmet Hareketi ile irtibatı gerekçe gösterilerek mağdur edilenler veya KHK’lılar olarak tanımlanan grup da bu kirli tuzağın en büyük mağdurlarından.

Yüzlerce Harbiyeli hukuka, ahlaka aykırı olarak tutuklandı. Hala çoğu cezaevinde. Sadece birinin  annesi yıllardır bu zulmü duyurmaya çalışıyor. Kirli bir medyacının, ahlaksız bir kumpası ile tutuklanıp cezaevine bile girdi. Peki bir tek kendisinin çocuğu mu haksız ve suçsuz yere zindana atılmıştı? Geri kalan yüzlercesi neredeydi? Nerede olduklarını bilmiyoruz. Mutlaka sessizliklerinin kendilerince makul ve haklı bir gerekçesi vardır. Ancak bu yazımızla ilgili bildiğimiz, bazı annelerin, bu anneye yönelik suçlamalarıdır. Bu anne, medyada çok görünerek, haksızlıkları yüksek sesle dile getirerek, hakimleri ve muktedirleri kızdırmak, böylece çocukların tahliyesine engel olmakla suçlanmıştır.

Son günlerde Enes Kanter’in Erdoğan’ın resmini ayaklarının altına aldığı fotoğrafı gündemde. Bazı insanlarca bu davranışın zulmü artıracağı ifade edildi. Sosyal medyada Enes Kanter linç edildi.  Kendisinin yıllardır ortaya koyduğu net tavrının zulmün devamına sebebiyet verdiği dahi iddia edildi.

Bu örnekler artırılabilir. Hukuksuzluklara ve zulme karşı ne zaman yüksek sesle tepki gösterilse hemen bir “itidal” çağrısı, “aman bunları kızdırmayalım” söylemi ortaya çıkıyor. Youtube’da konuşanlar twitter’da yazanlar suçlanıyor. Zulmün sorumluluğu onlara fatura ediliyor. Tıpkı masumları tutuklayan hakimlerin ve işkencecilerin yaptığı ve istediği gibi.

Peki gerçek öyle mi? Gerçekten zulmün devamından hak mücadelesi verenler, sosyal medyada zulümleri duyuranlar mı sorumlu?

Bu sorunun cevabı için hamaset yapmaya, kadim kaynaklara, menkıbelere müracaat etmeye, birilerine akıl vermeye, yani ukalalık etmeye gerek yok. Elimizde bilimsel veriler var. Rakamlar var. Bunlar bize her şeyi açık ve net bir şekilde gösteriyor.

Solidarity With Orhers isimli sivil toplum kuruluşu (https://www.solidaritywithothers.com/) internet sitesinde gözaltı ve tutuklamaları düzenli olarak takip edip istatistiklere dönüştürüyor. Derneğin sitesinde “Projelerimiz” bölümü tıklanınca ve çeşitli sekmeler geliyor. Orada “Kitlesel gözaltılar” bölümü tıklandığında bizi, veriler, sekmeler tablolar ve açık kaynaklara dair linkler karşılıyor.

Ben rastgele taramalar yaptım. 1 Nisan – 1 Mayıs 2022 tarihlerinde 32  operasyonda 398 kişi gözaltına alınmış.

6 ay geriye gittim. 1 Eylül – 1 Ekim 2021 tarihlerine baktım. 62 operasyon yapılmış. 1025 kişi gözaltına alınmış.

Aynı tarihlere paralel olarak geriye gitmeye devam ettim. 1 Nisan – 1 Mayıs 2021 arasına baktım. 303 operasyonda 4.870 kişi gözaltına alınmış.

Bu zaman aralıklarının 2016, 2017 veya 2018’lere doğru taşınması halinde, muhtemelen çok daha yüksek rakamlar ortaya çıkacaktır.

Bu üç taramadan başka yapmadım. Bu tarih aralıklarını rastgele yazdım ve burada paylaştım. Yani rakamları en yüksek olan veya ortalama olan tarih aralıklarını seçmem söz konusu değil.

Okurlarımız da siteden rastgele tarihleri girerek bu şekilde tarama yapabilir.

Bu rakamlar ve istatistiklerden benim anladığım, zulmün devam ettiğidir. Kimsenin söz veya davranışları kimseyi özellikle azdırmıyor veya mağdurlara doğru kışkırtmıyor. Rejim zaten kendi motivasyonunu oluşturmuş durumda ve yoluna devam ediyor. Acı, gözyaşı ve kanla beslenen bürokratlar, hedefledikleri makamlara ve menfaatlere ulaşmak için masumların bedenleri üzerinde tepiniyor. Bu menfaatperestlerin elindeki devlet mekanizması dev bir silindir gibi kullanılıyor ve önüne kim geliyorsa eziyor.

Baskıcı rejimlerin, diktatörlerin en büyük önceliği mağdurların bir araya getirilmesinin önüne geçmektir. Gün olur onlar adına sözcüler seçer, gün olur muhalif görünümlü siyasi partiler kurar, kurdurur. Toplumun gazını alır. Enerjisini emer. Bir şekilde bir araya gelmelerini, yek vücut olmalarını engeller.

Buna dair çoğumuzun bildiği bir hikayeyi hatırlamanın vakti geldi.

Büyük İskender, Aristo’ya bir mektup yazıp sorar: ” Zaptettiğim topraklardaki insanları rahat yönetmek, emrim altında toplayabilmek için ne yapmalıyım? Toplumun ileri gelenlerini sürgün mü etmeliyim yoksa onları hapse mi atmalıyım, yada  kılıçtan geçirmek daha mı doğru olur?”

Aristo’nun cevabı bugün yaşadıklarımızı özetler mahiyettedir.

“Eğer sürgüne gönderirsen ordular kurup, dönüp seninle savaşırlar. Hapishanelere doldurursan orada kendilerini sana karşı eğitirler ve karşına daha eğitimli ve güçlü olarak çıkarlar. Eğer öldürürsen çocuklarını, torunlarını karşında düşmanlar olarak görürsün” der.

Çözüm olarak da şunu önerir:

“İnsanların arasına nifak tohumları ek. Birbirlerine düşsünler, bir  süre sonra hakem olarak da sana başvuracaklardır. Tabi sen onlara hakemlik ediyor gibi gözüküp çözüme giden yolları tıkayacaksın, onlar birbirini yerken sen rahatlıkla yöneteceksin!”

Bu sözlerine benzerlerini İslam tarihinden de hatırlarız.

Görüldüğü üzere, zaman bir araya gelme ve hep beraber, yek vücut olarak zulme karşı dik durma zamanıdır. Başka seçenek yoktur.

 

 

 



Source link

Leave a Reply

Your email address will not be published.