ÇOK TANRILI YARGIMIZ HANGİ ÇAĞA AİT?


Yargı sistemimiz, en başından beri insana hizmet etmek amaçlı kurgulanmamıştır; genelde devleti, özelde ise bürokrasi ile siyasal, sosyal ve ekonomik anlamda dönemine göre güçlü ve makbul gördüğü kişi ve kurumları korumak gayesiyle “kodlanmıştır”. Son bir asırdır yargı pratiğimiz içerisinde buna dair sayısız örnek bulmak mümkündür. Bakılan zaviyeye göre yargı, ya “zalim bir efendidir”, ya da “itaatkâr bir kuldur”. Ama hiçbir zaman, bir bütün halinde, adaletin, hakkaniyetin ve eşitliğin güvencesi bir merci haline gelememiştir.

Yargının, temel haklara “özgür” bir ortam oluşturmak ve onu devam ettirmek için faaliyette bulunması beklenirken; o, hakları hep “vesayet” altında tutmanın gayreti içinde olmuş, çoğu kez halka rağmen halk adına işlem tesis etmiş, kararlar alabilmiştir.

Yargımız, mevcut kodları nedeniyle, “mal, hizmet, sermaye ve emek”in rahatça dolaşabildiği, adeta tek bir ülke görünümündeki sistemleri (AB gibi) ve uygulamalarını kavrayıp bu minvalde bir hukuk kültürünü hayata geçirmekten uzaktır. Mevcut söylem, eylem ve kararları ile yargımız, bırakalım küresel manada varlık göstermeyi, asgari standartlara sahip klasik bir devlet anlayışı içinde dahi var olamaz. Yargı sistemimiz ve sahip olduğu anlayış olsa olsa “kabile tipi” toplumlarda yahut “çadır devleti” olarak adlandırılan sistemlerde kendine bir isim ve konum bulabilir.

Farklı bir bakış açısıyla yargı sistemimiz, ortaçağ ve yeniçağ karışımı bir devirde yaşam mücadelesi veren, sanayi devrimini ıskalamış, bilim ve teknoloji çağının ise daha yakınından dahi geçmemiştir. Çağdaş hukuk sistemlerine kıyasla, medeniyetten ve olanaklarından habersiz, ekvator kuşağı ormanlarında örneklerine rastlanabilecek “toplulukları” andırmaktadır. Zira insanlığın ortak tecrübesi ile kıvama erdirip günümüz dünyasına bahşettiği, müşterek aklın ürünü kavramlara ve uygulamalarına, yaşamında ilk kez uçak ya da elektronik eşya gören kabile insanının gösterdiği tepkileri göstermekten kendisini kurtaramamıştır. Örneğin, AİHM tarafından ortaya konan, bireyin özgürlük alanını devletinki aleyhine olabildiğine genişleten ve onları teminat altına alan ilke ve kararlara “yüce” yargımız önceleri “milli ve yerel” argümanlarla saldırmış, onları oklarıyla yok etmeye gayret etmiştir. İmha etmeyi ve üzerine gelmesini engellemeyi başaramaması üzerine onu taklit yolunu seçerek şirin gözükmeye çalışmış, güya AİHM’in istediği gibi davranarak riyakârca bir yöntem izlemiştir. Zihin kodlarının temelinde “kabilesinin” kutsal ve tartışmasız doğru ve kabullerini muhafaza eden yargımız, işine gelmediğinde, ya da koruyup kollamayı kendisine yegâne görev bildiği “kutsal devlet” ve onun şemsiyesi altındakiler tehlikeye düştüğünde hemencecik maskelerini çıkartıp gerçek yüzünü göstermekten ar ve hayâ etmemiştir.

Yargı sistemimiz çok tanrılı bir inanışa sahip; taptığı sayısız putu var. Her bir tanrısını işine geldiği gibi kabul ediyor. Menfaatine ters gördüğü tanrısını diğerleriyle hemencecik değiştirmekten geri durmuyor. Yargımız bir anda, Anayasa ve mevzuat hükümlerini kutsayan ve iç hukukta birbiriyle ahenkli içtihatlar ortaya koyan ideal uygulama örnekleri sergilerken; kendi içtihatları ya da yerel mevzuat ayağına dolaştığında veya önüne engel çıkardığında veya Anayasa hükümlerinin aşılmasında menfaati olduğunda hemen AİHM kararları önüne diz çöküp, onun “kutsal” içtihatlarından yardım dilenir görmek şaşırtıcı olmayacaktır. Yine yargımız, işine geldiğinde Alman, Fransız ya da İtalyan yargı kararlarına ve öğretisine sarılmaktan, gerektiğinde okyanus ötesine uzanarak Amerika’dan “yüksek” kararlar ithal etmekten hiç tereddüt etmemiştir. Çok tanrılı dine inanıp putlara tapan kavimlerde sıkça rastlandığı üzere, önce inanmak ve tapmak için putlar inşa etmiş, sonrasında ise yaptıklarını kendi elleriyle yıkmaktan veya bozup yemekten geri kalmamıştır.

İlkel inanışlardan, dinlerden ve putlardan bahsedilince akla gelen önemli noktalardan biri “kurban sunma” merasimidir. Çok tanrılı yargı sistemimiz son iki asır boyunca sürekli bireyleri ve grupları “yüce” tanrılarına kurban etmekten çekinmemiş, bunu kutsal bir vazife kabul etmiştir. Her içtihat değişikliğinin altında yatan temel güdülerden birisi budur. Zira yargı olağanın dışında, açık düzenlemeler aleyhine ve onlara rağmen bir karar verme ihtiyacı hissettiğinde kendisine yeni tanrılar ve dayanak noktaları bulma arayışına girer. Bu yeni tanrıları sayesinde yargı, kamuoyunu susturabilmiş, işlediği cinayetleri örtbas edebilmiştir.

Yargımızı, içinde yaşadığı “izafi” zaman diliminden kurtararak, yaşadığımız ana nasıl getirebiliriz? Bu, üzerinde etraflıca düşünülüp, akla-mantığa ve mevcut çağa uygun çözümler üreterek üstesinden gelinebilecek bir sorundur.

Yargımız, kendisinin dışında var olan hukuk sistemlerinden ve onların ürettiği kavram ve kurumlarından habersiz bir yaşam sürüyor sanki. Ya da, bunları biliyor, ancak bilmek işine gelmediğinden bilmiyormuş gibi yaparak saf görünmeyi tercih ediyor. Var olduğu kesin olan ve ürün ve hizmetleriyle çepeçevre etrafımızı saran, tarafı olduğumuz sözleşmelerle içimize “sızan” ve bundan dolayı gözlerimizi kapayarak ya da kulaklarımızı tıkayarak yok edemeyeceğimiz bu devasa ve canlı dünyayı tanımak, bilmek ve kabullenmek şart. Aksi takdirde “güneş sisteminde dünyadan başka gezegen yoktur” söyleminde bulunmak gibi nahoş bir duruma düşmekle karşı karşıya kalırız.



Source link

Leave a Reply

Your email address will not be published.